Neresini düzeltelim? Safiye Sultan romanı üzerine

Göz alıcı yalanlar, mantık yanlışları, tarihi hatalar... 32 kısım tekmili birden, "Safiye Sultan" romanında...

Yıl, 1983. İstanbul'da Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin Vilayet Bahçesi içerisindeki arşiv binasında çalışıyorum. O gün arşivdekiler, önemli bir devlet büyüğünü ağırladılar. Yetkililerden gerekli bilgileri alan devlet büyüğümüz arşivde araştırmalarda bulunan ilim adamları ile de sohbeti ihmal etmedi.

Bu arada Amerikalı bir bayanla arasında geçen konuşma çok ilginçti.

— Siz nereden geldiniz?

Amerikalıyım.

Hangi konuda çalışıyorsunuz?

— Osmanlı padişahlarının hanımları üzerinde çalışıyorum. Daha doğrusu Harem-i Hümayun hakkında araştırma yapıyorum.

— Ooo! Çok güzel. O hanımların entrikalarını da yazıyor musunuz?

Amerikalı önce entrika kelimesinin manasını çıkaramadı ve ne demek manasına; “Entrika...” diye sordu.

Devlet büyüğümüz açıklama gereğini duymuştu:

— O kadınların yanlış işleri, dalavereleri, devlet işlerini bozmaları, gizli planları...

Amerikalı bayan bu kez ciddileşmişti:

— Entrika yoktur, diye cevap verdi ve sordu:

—Allah aşkına nereden çıkarıyorsunuz bunları?

Bizimkinin verecek cevabı yoktu. Lafı değiştirip başka konulara girdi ve sonra da salonu terk etti.

O gün öğle paydosunda isminin Leslie Peirce olduğunu öğrendiğim orta yaşlardaki Amerikalı hanımla arşiv bahçesinde çay içerken o günkü konuşmayı ve gerçekleri sordum.

Kadıncağız çok şaşkındı.:

— Sizleri anlayamıyorum. Tarihinize karşı neden böyle önyargılısınız. Ben arşivi gelmeden önce Osmanlı saray kadınları hakkında tarihlerinizde yazılanları okudum. Ne yalan söyleyeyim, onları cahil, dört duvar arasında kalmış, hiç bir dünya görüşleri olmayan kimseler olarak algıladım. Şimdi ise bütün fikirlerim değişti. Onlar gerçekten mükemmel bir eğitim ve terbiye görmüş insanlar. Padişahların küçüklüklerinde devlet işlerini mükemmel takip edebiliyorlar. Nurbanu ve Safiye Sultanlar İngiliz ve Fransız kraliçeleri ile mektuplaşıyorlar. Leslie hanım hayranlık içerisindeydi. Sonra birden,

— Kösem Sultan, dedi. O günlerde TV'lerde gösterilen IV. Murad dizisi sebebiyle bu valide sultan pek gündemde idi. Belki en çok entrika içinde gösterilen bir hanım sultandı. Meraklandım,

— Peki o nasıl, diye sordum. Leslie cevap verdi:

— Siz ona yapılan iftiraları ödeyemezsiniz, dedikten sonra, mutlaka eksiklikleri ve hataları da var. Bunları görüyorsunuz. Ancak entrika kelimesi farklı. Sanki devletini yıkmak için çalışıyor zannediyorsunuz. Oysa onların her işleri devletin menfaatine yönelik. Fakat uygulama yanlış olabilir, dedi.

Leslie hanıma o gün en çok dokunan, devlet büyüğümüzün “O hanımların entrikalarını da yazıyor musun" demesi olmuştu.

— Keşke bana, o hanımların nasıl kimseler olduklarını söyle deseydi de bir kaç dakika anlatsaydım, dedi.

Leslie Peirce Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve Topkapı Sarayı Arşivi ile İstanbul kütüphanelerinde bir kaç yıl çalıştı. Sonra onu görmez oldum.

1983'te tanıştığım Leslie hanım, tam on yıllık yorucu bir çalışmanın sonunda 1993'de eserini yayınlamıştı. Eser, 1996'da Harem-i Hümayun adıyla Tarih Vakfı Yurt Yayınları arasında Ayşe Berktay'ın çevirisi ile çıktı. Derhal okudum ve son derece ciddi yapılan bu araştırmayı hemen herkese tavsiye ediyorum.

Leslie Peirce'ın Osmanlı hanedanı, zevceleri, cariyeleri, hasekiler, valide sultanlar, kadınların saltanat gücü ve toplumun buraya bakışı hakkında bilgiler verdiği bu ciddi eseri basında o kadar yer bulmadı.

Buna karşılık 2000 yılına damgasını vuran Safiye Sultan romanı, bir anda kitap dünyasını allak bullak etti. Nedense bütün yazılı ve görsel medya aylarca bu kitabı “best seller” listesinin en başına yerleştirdiler. Sadece yerleştirmekle kalmayıp övgü dolu ifadelerle okuyucularına da tanıttılar. Bu arada kitabın yazarı Ann Chamberlin Türkiye'ye geldi, röportajlar yaptı, imzalar dağıttı. Son derece mutlu olduğu gözleniyordu.

Roman, bazı talebelerimin sordukları sorular üzerine ilgimi çekti. Zira kitap eleştirmenleri gerçek bir tarihî roman derken suallerden pek öyle olmadığı anlaşılıyordu.

Ayraca kitap hakkında bilgi sunanlar bana hep Leslie Peirce hanımı hatırlatıyordu. İşte bazı tarifler:

“Yazarın insanı kıskandıracak bir Osmanlı tarih bilgisi ve akıcı bir dille kaleme aldığı bu kitapta saray entrikalarını ve taht kavgalarının arka bahçesini okuyacaksınız.”

“Tarihsel zenginlik ve çarpıcı bir romantizmle işlenmiş olan bu romanda Muhteşem Süleyman’ın hüküm sürdüğü topraklarda yaşayan büyük bir aşkın yanı sıra saray ve harem entrikalarına hadımlar arasındaki ölümcül mücadeleye ve erotizmin en uç, en sapa boyutlarına tanık olacaksınız.”

“Dopdolu bir tarih günümüze büyük bir canlılıkla taşınmış. Çok titiz bir çalışma."

“Doruğunda bir tarihi roman. Bu kitap çok renkli ve gerçek...”

Dikkat edilirse bütün eleştirmenler kitabin gerçek bir tarihi yansıttığını ifade etmekteler. Zira romanın tüm kahramanları gerçek kişilerden oluşuyor, dolayısıyla okuyucu büyük ölçüde kitabın doğru olduğunda karar kılıyor.

Ancak hep o entrika kelimesi. İnsanı büyüleyen, meraklandıran, ilgilendiren tılsımlı kelime. Entrikalar... Her halde okuyanların hoşuna gidiyor.

Oysa bakınız Leslie Peirce eserinin önsözünde nelere meydan okuyor.

“Bu kitabın konusu harem. Yani, yüzyıllarca batıda yanlış algılanmış bir kurum. Bu yüzden de kitap belki çoğu tarihsel araştırmalardan daha çok bir yorum çalışması. Hedeflerinden biri de Batılı tarih bilincinin derinliklerine yerleşmiş bazı efsanelere meydan okumak olduğu için kitap bir dereceye kadar Batılı okurlar için geliştirildi. Öte yandan bu savların Türkiye baskısı okurlarını da ilgilendireceğini sanıyorum. Ne de olsa kadınlar saltanatı üzerine Türkiye'deki tarih yazımı taraflılıktan tamamen kurtulmuş değil.

Leslie hanım, kitabının girişinde de, “Biz Batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama hâlâ güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız.” derken Safiye Sultan romanının da bir ölçüde saplantısını ortaya koymuş oluyor.

İki saatte sakalı uzayan hormonlu Osmanlı

Gelelim Safiye Sultan romanına...

Biraz muhakeme kabiliyeti olan bu eserdeki akıl almaz çelişkilere, biraz tarih bilgisi olan inanılmaz hatalara, biraz Osmanlı toplumunu tanıyan adı konulamayan bir cemiyetin yaşantısına ve biraz da dini bilgisi olan gülünç tanımlamalara şahit olacaktır. Ben bunlardan bir kısmını okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Çelişkilerden bazısı çeviri hatası da olabilir. Okuyucularımın sıkılmaması için romanı takip ederek hatalara işaret etmeye çalışacağım:

Romanın kahramanlarından Giorgio Veniero, Venedik dükünden aldığı gizli bir mesajı Korfu valisinin kızı Baffo'ya bir manastır duvarını aşarak ulaştırmayı başarıyordu. Baffo'nun Batılı görünüşü, sakallı Doğulu görünüşüne tercih edeceğini umarak sinekkaydı traş olmuştu.

Ne yazık ki, iki saat sonunda uzamaya başlayan kıllar yalnızca çene ucundakiler değilmiş ve almış olduğu bu kararın doğruluğundan artık kuşkudaymış (I / 13)

Onbeş yaşındaki bir çocuk için iki saatte uzayan kıllar... Kızın karşısında bu uzayan kılları nasıl gördüğü de meçhul.

Veniero bir müddet sonra amcasının birinci, kendisinin ikinci kaptanı olduğu bir gemi ile Baffo'yu Korfu'ya götürüyor. Gemide Müslüman olmuş bir Suriyeli tüccar da (Hüseyin) bulunuyor.

Yolda Malta şövalyeleri gemiye el koyuyorlar. Ancak onların Hüseyin'i öldürüp mallarını ele geçirme isteği karşısında bir anda canavarlaşan Veniero, geminin topunu elde ederek ortalığı kan gölüne çeviriyor. Amcası savaşta ölürken gemiye el koyan şövalyeler ne hikmetse onlarca adamlarını öldüren Veniero ile Hüseyin'i öldürmüyorlar. Hüseyin'i batmakta olan bir geminin güvertesine fırlatıyorlar. Ne batmaz bir gemi ise Türk korsanları daha önce gelip Hüseyin'i kurtaracak ve sonra da şövalyeleri yakalayacaklardır.

Şövalyelerin gemisinin Türkler tarafından ele geçirilmesi ile Veniero ile Baffo da esaretten kurtarılır. Hüseyin'i ilk gördüğünde Veniero'nun tepkisine bakınız:

— Hüseyin, ihtiyar adam! Bu Allah’ın cezası yerde ne işin var (I/86)?. Bir gemi dolusu şövalyeyle boğuşmayı göze aldığı dostunun ölmüş olması, ona daha iyi gelecekti herhalde! Ya kendilerini kurtaran ve Hüseyin'in dindaşları olan gemicilere Allah’ın belası diye bağırmasına ne buyrulur?

600 Kuruş nere 3000 akça nere

Malta korsanlarının gemisini ele geçiren Türk gemisinin kaptanı Uluç Ali idi (Herhalde paşanın adı yazarın hoşuna gitmiş olmalı). Uluç Ali Reis, Korfu valisinden kızı ve kız kardeşi karşılığında para koparabilmek üzere beyaz bayrak çekip kalenin karşısında iki gün oturur.

Onun yumuşak önerilerine karşılık vali tanrıtanımaz Türklere (nasıl oluyorsa) verilecek bir altını olmadığını ifadeyle geber diye bağırır (I/97). Ardından kalesindeki dört gemiyi harekete geçirerek Uluç Ali'yi kaçırtır.

Ne dehşetli senaryo! Canından çok sevdiği biricik kızını ve kız kardeşini bir metelik dahi verilmeyecek Türklerin kucağına itiyor.

Ancak yazar bu durumun komikliğini anlamış olmalı ki sık sık Korfu valisine kızı için paralar teklif ettirir. Hem de artık Osmanlı haremine girmiş kızı için. Ancak bu teklifler de tam bir komedi.

Sokullu'nun hizmetkârı olarak Kütahya'da Baffo ile buluşan Veniero ona aynı zamanda babasının kendisi için beş yüz kuruşu gözden çıkardığını ve meydanlara ilanlar yapıştırdığını belirtir. Şehzade Murad‘ın haremindeki Safiye ne dese beğenirsiniz.

— Babam çok az bir şey teklif ediyor. Bu insanlar için ben şu anda en az altı yüz kuruş ederim! (I/253).

Yazar ya çok cimri veya o dönemin iktisadî hayatından bî-haber.

Leslie Peirce'nin kitabını okuyup Safiye'nin III. Murad’a tahta çıktığında günde 700, valide sultan olduğunda ise 3.000 akça tahsisat aldığını görseydi herhalde aklını oynatırdı.

Ann Chamberlin kitabının ikinci cildine geçtiğinde kendi ifadesi ile Venedik Cumhuriyeti'nin en güçlü valilerinden olan Korfu valisine kızı için yeni teklifler yaptırmakta gecikmez. Onu getireceklere büyük paralar vaat eder (II/30). Ancak büyük paraların ne olduğu 600 kuruşa çıkıp çıkmadığı konusunda ne hikmetse bilgi verilmez.

Mantık hatası mı dediniz, ondan bol ne var

Neyse biz, konumuza dönelim.

Veniero Hüseyin'le konuşurken iri yarı iki Türk gelip Baffo'yu götürmeye çalışırlar. Kız onlara karşı öyle ateşli bir mücadele verir ki, ölmüş askerlerin yerine yenilerinin geleceğini düşünür. Ama adamlar çok güçlüdür ve Baffo'yu alıp kadırgadaki kamaraya taşırlar (I/94). Baffo'nun tekmeleri ile kaç Türk'ü öldürdüğü ise elbette cevapsızdır.

Öte yandan Uluç Ali Reis'in Hüseyin gibi bir isimsiz tüccarın tesiri ile Veniero'ya sunduğu tekliflere bakınız. Savaşta ele geçirilmiş son derece güzel bir kızı Baffo ona sunmak, istedikleri yere gitmelerine izin vermek veya Türklerle birlikte kalmak (I/96, 98).

Ancak o ne kızı alıyor ve ne de bir yere gidiyor. Bunun durumu da Korfu valisinden bin beter.

Veniero bu akıl almaz davranışını, “Ölümünden sonra geri dönecek bir yakınım kalmamıştı ve İtalya’da bir geleceğimin olacağı da şüpheliydi” (I/98) diyerek açıklamaktadır.

Denizlerde geçen başarılı bir hayat (I/13), Venedik'in soylu Lordlarının dikkatini çeken (I/47) ve nihayet Venedik düklerine gizli mesajlarını iletecek kadar yakın (I/9) bir zatın yine kendi ifadesi ile düştüğü sefil vaziyete bakınız. Tek bir dostu kalmış, o da Hüseyin.

Uluç Ali'nin kendisine sunduğu altın fırsatların hepsini reddeden Veniero, İstanbul’a vardıktan sonra tüccarlar eline düşen Baffo'yu kurtarabilmek için Hüseyin'le birlikte 300 kuruşun peşine düşecek ve toparlayamayacaktır. Hem de Uluç Ali gibi bir reisin yanında itibarlı, tüccar, beyefendi Hüseyin'in tüm çabalarına rağmen (I/118-121).

Veniero İstanbul’a vardığında Hüseyin'in evine yerleşmiştir. Hüseyin'in hanımını tabii olarak hiç görmediğini ifade ederken hemen ardından onun gerçek bir beyefendi olduğunu belirtip hanımın da bunun farkında olduğunu her nasılsa anlıyor (I/112).

Üç erkek bir banyoya

Evin özel bir hamamında Hüseyin ve kayınpederi yıkanırken onu da beraber yıkanmaya davet ediyorlar. Ancak o yan çiziyor ve yıkanmıyor. Buna rağmen Hüseyin ve kayınpederi akşam namazına giderken kendi kendine yıkanması için serbest bırakıyorlar (I/112).

O devirde Türklerin genellikle hamamlarda yıkandıkları ve evlerde şayet varsa çok küçük banyoların olduğu bilinen bir gerçektir. Evde üç beş kişinin beraber yıkanması, hele Veniero'nun bir gayr-i Müslim olduğu gerçeği, namazlar için camiye gidildiğine göre onun evde yalnız bırakılması, yazarın Türk aile hayatını hiç bilmediğini gözler önüne seriyor.

Veniero'nun yıkanma sahnesi de bir garip: Küçük odanın musluklarından inanılmaz derecede bol ve kaynar su akarken o, “Yeleğimi ve gömleğimi çıkardım, kafama bir tas su döktüm” demektedir. Hayatta hiç yıkanmamış birisini yıkatırsanız böyle olur!

Akabinde oraya bırakılan temiz giysileri giymeyip belki aylardır yıkanmamış ama kendi kokusunu taşıyan elbiselerini giyiyor (I/112). Ev sahiplerine Allah dayanma kolaylığı versin.

Veniero ve Hüseyin ertesi gün İstanbul’u geziyorlar. Bu arada esir pazarındaki Baffo ile görüşüyorlar. Ancak tüccarla antlaşma sağl