Nevşehirli Damat İbrahim Paşa (1666 - 1730)

Sultan üçüncü Ahmed Han ve Lâle devrinin meşhur sadrâzamı.

Enderûn-ı hümâyûndan yâni Osmanlı saray üniversitesinden yetişen sadrâzamların on üçüncüsü ve bütün sadrâzamların yüz otuzuncusudur.

İzdin (Zeytin) voyvodası Ali Ağa’nın oğlu olarak Nevşehir’de doğdu. İş bulmak için İstanbul’a geldiğinde, eski saray masraf kâtibi Mustafa Efendi’nin tavsiyesi ile 1689’da önce sarayın helvacı, daha sonra eski saray baltacı ocağına kaydoldu.

İbrâhim Efendi, hizmetleri ile yükselip Dârüsseâde ağası yazıcı halîfesi olarak pâdişâhın bulunduğu Edirne’ye gitti. Şehzâde Ahmed’in pâdişâh olmasından sonra 1703’de Dârüsseâde ağası yazıcılığına tâyin edildi. Bu vazîfede iken pâdişâhın îtimâd ve teveccühünü kazandı. Ancak o sırada sadrâzam olan Çorlulu Ali Efendi, bir sebeple onu Edirne’ye gönderdi. 1715’de Mora seferine çıkan sadrâzam Şehîd Ali Paşa, İbrâhim Efendi’yi mevkufatçı olarak beraberinde götürdü. Buranın alınmasından sonra da tahrîr (kâtiplik) işi ile vazifelendirildi.

1716 senesinde Avusturyalılar ile yapılan Varadin muhârebesinde bulunan İbrâhim Efendi, Osmanlı ordusunun mağlûb olması üzerine durumu pâdişâha arzetmek üzere bir arîza ile Edirne’ye geldi. Sultan üçüncü Ahmed çok güvendiği İbrâhim Efendi’yi geri göndermeyerek, mîrahorlukla yanında bıraktı. Kısa bir süre sonra da 3 Ekim 1716’da vezirlik rütbesi ile sadâret kaymakamlığına tâyin edildi.

İbrâhim Paşa, 1717’de Şehîd Ali Paşa’nın ölümüyle dul kalmış olan üçüncü Ahmed Han’ın kızı Fâtımâ Sultan ile evlenerek, dâmâd oldu. İbrâhim Paşa, Avusturya ile sulh tarafdârı olduğu için, bu kanâatini pâdişâha bildirdi. Nişancı Mehmed Paşa’dan sonra sadâret makamına getirildi. Avusturyalılarla Pasarofça muahedesini imzaladı. Aynı sene Venediklilerle de sulh yapıldı.

Nevşehirli İbrâhim Paşa, tabiatı itibariyle harpten, mücâdeleden nefret eden, memleketin sulh ve sükûn içinde ilerlemesini istiyen bir kişi idi. Sadrâzam olduktan sonra da Pâdişâh’ın teveccühünü kazanmaya devam etti ve bütün devlet işlerini elinde topladı. Sadâretinin ilk beş senesi tam bir sulh içinde geçti. Çırağan, Sâdâbâd ve diğer mesire yerlerinde lâle yetiştirilmesi, helva sohbetleri düzenlenmesi bu dönemde başladı. Bu yüzden İbrâhim Paşa’nın 1718’de sadrâzam olmasından 1730 senesinde ölümüne kadar olan zamana daha sonra Lâle devri denilmiştir (Bkz. Lâle Devri).

1722 senesinde İran Safevî hânedânı son zamanlarını yaşıyordu. Afgan Üveysî hânedânı İsfehan dâhil İran’ın büyük kısmına hâkim olmuştu. Aynı sene Dağıstan, İran tâbiyetinden çıkarak, resmen Osmanlı tâbiyetine geçmişti. Böylece Osmanlı hâkimiyeti bir defa daha Hazar kıyılarına ve Kuma ırmağına dayandı. Sulh tarafdârı olan sadrâzam İbrâhim Paşa, Osmanlı Ordusunu İran topraklarına sokup fütûhat yapmak istemiyordu. Fakat, Rus çarı büyük Petro’nun İran’a müdâhalesi, Osmanlı Devleti’nin doğu siyâsetinin temelden değişmesine ve İran’la aralıklı olarak devam eden uzun bir savaşın çıkmasına sebeb oldu.

Erzurum beylerbeyi vezir silâhdâr İbrâhim Paşa, Kafkas serdârı oldu ve 1723 yazı başında Gürcistan’a girdi. Diğer taraftan Van beylerbeyi vezir Köprülüzâde Abdullah Paşa Güney Âzerbaycana’a girerken, güneyde Bağdâd beylerbeyi vezir Hasan Paşa da; Luristân, Ardelân, Kirmanşâh ve Hemedan eyâletlerini aldı. Kısa bir süre sonra İran’ın büyük kısmını ele geçiren Osmanlı kuvvetleri, 3 Ağustos 1727’de Tebriz’e girdi. Böylece Güney Azerbaycan’ın büyük kısmı ile Kuzey Azerbaycan’ın Gence kesimi, Ermenistan, Nahcivan ve Hemedân’ı ele geçiren Osmanlı Devleti, sultan üçüncü Murâd devrindeki sınırlarına yeniden ulaştı. 4 Ekim 1727 Hemedân muahedesi ile Eşref Şâh tarafından Osmanlı Devleti’nin fütûhatı kabul edildi ise de İran’ın bir kısmında hâlâ Safevî hânedânı hüküm sürdüğü için Eşref Şâh tek başına muahede imzalamaya selâhiyetli değildi. Bu yüzden Osmanlı fütûhatı sağlam temele dayanmıyordu. Nitekim safevîleri desteklemek bahanesiyle ortaya çıkan Nâdir Han Avşar, Eşref Şâh’ı yenip İran’ın büyük kısmını ele geçirdi ve 2 Temmuz 1730’da Osmanlıların elinde bulunan Nihâvend’i alıp Hemedan üzerine yürüdü. Hemedan beylerbeyi Abdurrahmân Paşa, Nâdir Han’a karşı koymaksızın geri çekildi.

Bu durum İstanbul’da siyâsî krizin başlamasına sebeb oldu. Sadrâzam İbrâhim Paşa’nın muhalif ve düşmanları baş kaldırmak için fırsat bekliyorlardı. İhtilâl hazırlayıcıları, sadrâzamın İran fütûhatını sattığından ve sefere çıkmak istemediğinden bahsediyorlardı. 3 Ağustos 1730 günü pâdişâh tuğları Üsküdar’a dikildi. Hareket biraz gecikince aynı senenin Eylül ayında Patrona Halîl ismindeki devşirme, etrafına topladığı bir grup ile isyân etti. İsyancılar sadrâzam İbrâhim Paşa ve bâzı devlet adamlarının başını istiyorlardı. 1 Ekim 1730 günü isyânın bastırılması için İbrâhim Paşa bâzı devlet adamları ile beraber öldürüldü. İsyancılar saray içlerine girerek her türlü zorbalığa baş vurdular. İbrâhim Paşa ve diğer devlet adamlarının naaşları istekleri üzerine âsîlere teslim edildi. Bunlar da, İstanbul sokaklarında dolaştırarak, her türlü hakareti yaptılar (Bkz. Patrona Halîl isyânı).

İbrâhim Paşa, devlet işlerine vâkıf, düşünceli, mutedil, kadirşinas, kabiliyetli, insanların kadrini bilen bir devlet adamı idi. Kendisine fenalık yapanlara dahi iyilikte bulunurdu. İbrâhim Paşa’nın hayır eserleri oldukça fazladır. Bunların başında hanımı Fâtımâ Sultan’la beraber İstanbul’da Şehzâde Câmii yakınında yaptırdıkları Dârülhadîs, talebeye mahsûs odalar, sebil ve kütüphâne gelir. İstanbul’un muhtelif yerlerinde çeşme, sebil ve mesire yerleri yaptırmıştır. Ayrıca doğum yeri olan ve o târihde Niğde’ye bağlı bulunan Muşkara köyüne başka yerlerden ahâlî getirtip, iskan ile burayı kaza yaptı ve kasabayı sur ile genişletti. Muşkara adını kaldırıp Nevşehir diye adlandırdığı bu yerde iki câmi, bir medrese ve medrese talebesiyle fakir halk için imâret yaptırdı.

Dâmâd İbrâhim Paşa, iyi bir tahsil görmüş, mütâalayı sever, ilmî sohbetlere düşkün bir zât olup, muhtelif ilimlerde, şiir ve edebiyâtda şöhreti olan şahsiyetleri etrafına toplamıştı. Meclisine devam eden ilim ve fikir adamlarıyla sohbet edip herhangi bir mevzuda onlara münazara ettirir ve icâbında kendisi de bu münazaralara iştirak ederek, kanâatini söylerdi. Teşkil ettiği ilmî bir encümen ile umûmî târihe ve İslâm târihine ait bir hayli kıymetli eserleri Türkçe’ye çevirtmiştir.

İstanbul’da kitap satan esnafta bulunan nadide kitapların, ucuz fiyatla satın alınarak Avrupa’ya gönderildiğini öğrenen İbrâhim Paşa, bu eserlerin yurt dışına çıkışını yasaklayıp, kütüphâneler te’sis etti. Ayrıca İstanbul’da ilk matbaa, çini fabrikası ve çuha fabrikasının yanında, Hatayi ismi verilen kumaş fabrikasının te’sisi İbrâhim Paşa’nın gayret ve çalışmalarıyla olmuştur. İbrâhim Paşa, Avrupa’yı tanımanın Osmanlı dış politikası için önemli olduğuna inanan sadrâzamlardan idi. Bunun için İstanbul’daki yabancı devlet elçileri ile düzenli bir ilişki kurdu. İik defa yurt dışına Osmanlı elçileri göndermeye başladı.

İbrâhim Paşa, askerî alanda ve devlet idaresinde bâzı yenilikler yaptı. Devrinde disiplin ve verimliliği sağlamak ve hazîneye olan yükleri hafifletmek için yeniçeri, bürokrat ve me’murların sayısı azaltıldı. Şehirlerde ve kırsal kesimde gelir kaynaklarının kadastro sayımları yapıldı.

 

Kaynaklar

1) Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı); cild-4. bölüm-1, sh. 147

2) Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye; sh. 318

3) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 49

4) Râşid Târihi; cild-3, sh. 261

5) Hadîkat-ül-Vüzerâ; sh. 29

6) Büyük Türkiye Târihi (Y. Öztuna) cild-6, sh. 290